Demokrasiyi Dizayn Etmek

Farklı ülkeler; yeni yürütme biçimleri, farklı seçim sistemleri ve değişik seçim yasaları ile kendilerine en uygun olduğunu düşündükleri sistemler ile yola çıkma kararı almıştır. Ancak, bu uygunluk her zaman halkın yararına olan uygunluk mudur, yoksa belirli bir kesimin çıkarlarına yönelik bir uygunluk mudur?

Demokrasi, temel ilkeleri ve savunduğu değerler bakımından tartışmaya açık olmayan bir tanımlamadır ve anlamsal olarak; halkın üstünlüğü ve halk katılımcılığı ilkelerine dayanan bir tür siyasi uygulanış biçimidir. Farklı zaman aralıklarında gerçekleşen “demokratikleşme dalgaları” ile birçok ülke 21.yüzyılda demokratikleşme yolunda adımlar atmaya başladı. Bu ilkeleri esas alan devletler ise, kendi anayasalarının bağlayıcı unsur olarak kullanılması ile, demokratik idealleri kendi rejim sistemlerine entegre etmiştir. Tabi ki bu entegrasyon, her ülkede aynı biçimde ve metodolojide olmamıştır. Farklı ülkeler; yeni yürütme biçimleri, farklı seçim sistemleri ve değişik seçim yasaları ile kendilerine en uygun olduğunu düşündükleri sistemler ile yola çıkma kararı almıştır. Ancak, bu uygunluk her zaman halkın yararına olan uygunluk mu, yoksa belirli bir kesimin çıkarlarına yönelik bir uygunluk mu, bu tartışmaya açık olabilen bir noktadır. Yani, demokrasi dizayn edilmektedir.


Burada bahsedilen terminolojik ve soyut kavramlar şu an fazla bir anlam ifade etmese de verilecek örnekler ile daha rahat anlaşılabilecektir. Yukarıda belirtildiği gibi, dünyada demokratik yönetim biçimlerini benimseyen ülkeler, farklı sistemler ile bu demokrasinin işleyişinin sorunsuz bir şekilde devam etmesini hedeflerler. Örneğin, Avrupa ülkelerinin çoğu çoğulcu parlamenter sistem ile demokrasilerini sürdürürken, Türkiye ve ABD gibi ülkeler ise çoğunlukçu başkanlık sistemleri ile yürütme mekanizmalarını devam ettirirler. Bu bağlamda, yürütme mekanizmasının seçilme tarzına, seçim sistemi denir. 

Çoğulcu ve Çoğunlukçu Demokrasiler
Türk dilinin azizliği dolayısıyla sık sık karıştırılan bu iki terim, aslında ilk paragrafta bahsettiğim “demokrasinin dizaynı” kavramının, siyaset bilimi içerisindeki en genel ayrıştırmasına atfedilen terimlerdir. Yani, dizayn dediğimiz bu siyasi yasaları ve seçim kanunlarını yeniden düzenleyen adımlar bütünlüğü, siyasetin dizayn edilmesine yol açar. Ancak, yukarıda belirtilen demokratik ilkeler ve normlar çerçevesinde bu düzenlemeler belli sınırlar içerisine alınır, çünkü aksi takdirde, yapılan herhangi bir keyfi düzenleme sistemin direkt olarak anti-demokratik olarak lanse edilmesine yol açabilir, bundan yola çıkarak, siyaset bilimciler, demokrasi çerçevesinde yapılan düzenlemeleri belirli gruplara ayırmışlardır. 

Bu ayrımın yapıldığı en temel nokta ise bir demokratik sistemin, çoğunlukçu mu yoksa çoğulcu bir yöntem ile mi belirlendiğinin saptanmasıdır. Çoğunlukçu sistem dediğimiz sistemler, bir bölge bütününde, çoğunlukta bulunan kesimlerin daha etkin bir şekilde temsil edildiği ve azınlıkta kalan kesimlerin ise yönetime katılmasını daha zorlaştıran bir sistemdir. Tabi ki, sadece belirli dezavantajları değil, belirli avantajları da bulunur. Merkezi yönetimi güçlendiren ve karar  mekanizmasının daha etkin bir şekilde çalışmasını sağlayan bir sistemdir. Çoğulcu sistem ise, herhangi bir bölgedeki bütün farklı kesimlerin temsil edilmesini teşvik eden ve yönetimsel unsurların çoğunluğun egemenliğinin değil temsil edilen tüm unsurların aktif katılımı ile sağlamaya çalışan sistemler bütünlüğüne denir. 

Bir demokratik sistemin, çoğunlukçu veya çoğulcu olduğunu anlamak için, o ülkenin yürütme biçimi, seçim sistemi ve parti sistemlerini incelemek gerekmektedir. Bu bahsedilen üç faktör, o ülkenin izlediği politikalar hakkında bizlere ciddi ipuçları verir. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık gibi devletlerin, çoğunlukçu bir demokrasi inşa ettiklerini, onları analiz ederek görebiliriz. Seçim kuralları ve sistemlerine baktığımız zaman, delegasyon usulü dar bölge seçim sistemlerine sahip olan bu iki ülkede, seçilme prensipleri, bölgelerden çıkan adayların aldığı oylar üzerinden yapılır. Yani, örneğin bir X şehrinden çıkacak milletvekili için yapılan oylamalarda en çok oyun alan, çoğunluğun onayını almış olmasa dahi, o bölgeyi temsil etme hakkı kazanır. Yani bir aday %40 oy alsa dahi, diğer rakiplerinden fazla oy almış olduğu sürece, o adaya oy vermeyen %60’lık dilimi yok sayabilir. Öte yandan, diğer Kıta Avrupa ülkelerine baktığımızda ise, nispi temsil sistemi ile karşılaşırız. Nispi temsil sistemi ise, herhangi bir seçimde, oy oranına göre sandalye sayısı sağlayan bir sistemdir. Yani, %40 oy alan bir aday 40 sandalye sahibi olurken, %25 oy alan bir aday 25 sandalye sahibi olur. Böylelikle temsilde çoğulculuk esası sağlanmaya çalışılır. Ele alınan diğer iki faktör ise, yürütme biçimi ve parti sistemleridir. Yürütme biçimi, bir ülkede yürütme organını idare eden karar mekanizmasını belirler. Günümüzde, bu yürütme biçimleri; parlamenter, yarı-başkanlık ve başkanlık sistemleri olarak karşımıza çıkar. Çoğunlukçu demokrasilerde, genel olarak başkanlık sistemi yürürlükte olur, çünkü daha önce bahsettiğim gibi, çoğunlukçu demokrasilerin temel prensibi daha efektif bir yürütme mekanizmasına sahip olmaktır ve başkanlık sisteminin avantajlarından bir tanesi budur. Başkanlık sistemi ve dar bölge seçim sistemleri, zaten birbirine uyum sağlayan iki faktördür ve demokrasinin dizayn edilmesi bu esasa bağlıdır. Aynı şekilde, nispi temsil sistemi ve parlamenter sistem arasında da benzer bir uyum söz konusudur.

Öte yandan, bu seçim sistemi ve yasalarının getirdiği birtakım sonuçlar da vardır. Bir siyaset bilimi teorisi olan Duverger yasasına göre, çoğulcu seçim yasaları ve sistemi (bu bağlamda başkanlık sistemi ve dar bölge seçim sistemi), tümden sistemsel bir değişikliğe gidilmese dahi, çok partili bir demokrasiden, iki partili bir demokrasiye yönelik doğal bir dönüşüme sebep olabileceğini belirtir. Bunun temel sebebi ise, çoğunluğun oylarının önemsendiği bir sistem entegre edildiği zaman, azınlıkta kalanların doğal olarak bir araya gelip bir blok oluşturmasıdır. Buna verilebilecek en basit örneklerden bir tanesi, Türkiye’de başkanlık sistemine geçişin ardından, çok partili, geniş ideolojik farklılıklar barındıran bir parlamenter spektrumdan, iki bloklu ittifaka doğal bir dönüşüm gözlendi. Bu blokları belirli bölgelerde çoğunluğa sahip olan AK Parti ve CHP yönlendirirken, azınlıkta kalan diğer partiler ise, politik düzlemde söz sahibi olabilmek için, bu iki partiden bir tanesinin bloğuna katılıp; Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı adı altında iki ittifaklı ve bir bölgesel güç partisi, yani Türkiye çerçevesinde HDP olan, “2.5 partili” bir sisteme dönüşüm yaşandı. Herhangi bir zorunluluk olmasa dahi, sistemdeki değişiklikler politik hamlelerin bu yönde ilerlemesine sebep oldu ve siyaset görüldüğü üzere dizayn edildi.    

Sistemsel Problemler; Suistimal ve Stratejik Taksimat
Seçim sistemlerinin demokrasiyi ne kadar yansıttığı da bir tartışma konusu olarak karşımıza çıkar. 21.yüzyılda demokrasinin baş tacı ve demokrasi götürücüsü olarak gösterilen Amerika Birleşik Devletleri'nde, seçim sisteminden dolayı, 2016 Başkanlık seçimlerinde, 65 milyonun üzerinde oy alan Hillary Clinton, 62 milyon oy alan Donald Trump’a, daha az delegesi olduğundan dolayı kaybetmiştir. Bunun temel sebebi ise, seçim bölgelerinden seçilen delegelerin başkanı seçmesi. Yani direkt olarak halkın başkanı seçtiği ve salt oy çokluğuna dayanan bir sistem olmadığını görebiliyoruz. Bu çarpıcı örnek, yaşadığımız sistemlerin ne kadar demokratik olduğuna yönelik düşünmemize de yol açar. Çünkü, tekrardan ifade etmek isterim ki, demokratik idealler çerçevesinde olduğu sürece, sistemler ve yasalar buna göre düzenlenebilir ve temsilde adalet her zaman sağlanamayabilir. 

Özellikle, çoğunlukçu demokrasilerde suistimal ihtimali çok daha yüksektir çünkü karar mekanizması olan iktidar partileri, çoğunluk onayıyla siyasi arenada çok daha dominant olabilirler. Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallığın en önemli unsurları ise, çoğunlukçu demokrasiler olmalarına rağmen, hukukun her şartta üstünlüğünü koruyabilmesi, sistemlerin düzlemlerine bu hukuksal çerçevede bir asırdan fazla bir süreçte yapılandırılmış olmasıdır. Ancak daha genç demokrasilerde ise, bu tarz sistemsel değişikler suistimale çok daha açıktır, çünkü hukuksal çerçevedeki düzenlemeler rahatça değiştirilebilir haldedir. Bu tarz düzenlemelerden en yaygın olan yöntemlerden bir tanesi stratejik taksimat yöntemidir. 


Stratejik taksimat yöntemi, yukarıdaki görselde görüldüğü gibi, seçim bölgelerinin belirli bir siyasi zümre veya gruba yönelik avantaj sağlaması için manipülatif bir şekilde belirlenmesine verilen isimdir. Bu yöntem, nispi seçim sisteminden ziyade dar bölge seçim sistemlerinde çok daha işe yarar bir yöntemdir. Dünya tarihinde bir çok ülkede daha önce yapılan bu yöntem, geçmişte Türkiye’de özellikle 1954 seçimleri öncesinde Demokrat Parti tarafından iki kere il boyutlarında yapılmıştır. 1954 seçimleri öncesinde yapılan iki hamle ise; Kırşehir’in ilçe yapılması ve Malatya’nın Malatya ve Adıyaman olarak ikiye bölünmesidir. Kırşehir’in ilçe yapılmasının arkasındaki olay ise şudur, Demokrat Parti’den ayrılan Osman Bölükbaşı, Millet Partisini kurar ve meclise Kırşehir vekili olarak girmeye hak kazanır. Ardından, bir stratejik taksimat hamlesi ile, Kırşehir’in ilçe yapılıp Nevşehir’e bağlanması kararı alınır, böylelikle, Demokrat Parti bir ili kazanırken, Millet Partisi vekil çıkardığı Kırşehir ilini kaybetmiş olur. Malatya’da da benzer bir durum vardır, 1954 yılında daha büyük bir şehir olan Malatya’da CHP kazanmaktadır, ancak Demokrat Parti oradan vekil çıkarmak istediği için, şehri ikiye böler ve yeni şehir olan Adıyaman’da Demokrat Parti kazanır. Bu tarz stratejik taksimat hamleleri dünya tarihinde sıklıkla görülmüştür, ve özellikle çoğunlukçu, dar bölge seçim sistemli demokrasilerde yapılması çok daha kolaydır. Çünkü dar bölgeden (FPTP) seçilmek demek bölgedeki mutlak temsil sahibi olmak anlamına gelir.

Türkiye’deki Yeni Politik Düzen ve Düzlem
Bu bilgilerin ışığı altında, seçim sistemleri, yasaları ve parti sistemleri sürekli değişikliğe uğrayan ve her anayasada yeni bir sistem ile yola devam etmeye çalışan karışık Türk siyasi seçim kanunlarını son yıllarda gözlemleyecek olursak, 1961 ve 1982 anayasalarındaki çoğulcu politikalar, 2017 yılında yürürlüğe giren “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” ile birlikte yerini çoğunlukçu bir demokrasi dizaynına bırakmıştır. Bu süreç ile başlayan çoğunlukçu politikalar, ittifaklar yasası ile birlikte doğal bir dönüşüme girmiş, Türkiye’deki çoklu parti sistemi, yerini Amerikan (Demokrat - Cumhuriyetçi) ve İngiliz (İşçi - Muhafazakar) sistemlerindeki iki partili düzleme - Cumhur ve Millet ittifakları adı altında - dönüşmeye başlamıştır. Bu dönüşümün son etabı olarak iste, halihazırda gündemde tartışmalara sebep olan seçim bölgeleri yasasında yapılması planlanan değişiklikler oldu. Türkiye’deki politik düzlem, 2002 yılından 2018 yılına kadar sabit olarak belirli partilerin söz sahibi olduğu bir alan olarak gözükse de, 2018’den sonra bazı siyasi partilerin kendi içinde yaşadığı ayrışmalar sonucu kurulan yeni partiler ile, çoğulcu bir sistemde muhalefet kanadının güçlenmesine yol açabilirdi. Ancak, söz konusu bir “daraltılmış bölge sistemi” yürürlüğe girer ise, bu kesinlikle bölgesel olarak güçlü olan partilerin işine yarayacak, ancak bölgesel değil de genel olarak yurdun her yerinden belirli miktarda oy alıp, çoğunluğu bir bölgede sağlayamayan siyasi partiler kendilerini temsil etme imkânı bulamayacaktır. Yeni partiler ve özellikle COVID-19 süreci ile derinleşen ekonomik sıkıntıların yarattığı politik düzlemin yeniden oluşturulması sürecinde, bu yasa değişim tartışmaları ve sonucunda olabilecek potansiyel bir seçim yasası değişikliği bütün partilerin seçim hesaplarını alt üst edebilecek nitelikte önemli bir değişimdir.