Polonya Örneği Üzerinden İstanbul Sözleşmesi

Polonya'da Hukuk ve Adalet hükümeti İstanbul Sözleşmesi'nden çekilme isteğini belirtmişti. Peki Polonya'da tartışmalar nasıl ortaya çıktı? Sözleşmeye karşı üretilen söylemler Türkiye ile benzerlik gösteriyor mu?

Fotoğraf: Newspix.pl Artur Widak

Polonya Örneği Üzerinden İstanbul Sözleşmesi

Son zamanlarda sıklıkla tanık olduğumuz kadın cinayetleri vakaları ile beraber gündemin üst sıralarına yükselen İstanbul Sözleşmesi, aslında toplumun büyük kesimi tarafından ya hiç bilinmeyen ya da başka uluslararası antlaşmalarla karıştırılan bir konu. Nitekim İstanbul Ekonomi Araştırma tarafından yapılan bir kamuoyu yoklaması, İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkan yüzde 10 civarındaki bir kitlenin bir kısmının bu sözleşmeyi Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile karıştırdığını ve bu konunun irdelenmesinin Boğazlar üzerindeki Türk egemenliğine aykırı olduğundan dolayı karşı çıktıklarını gösteriyor. Bu yazımızda iç siyasetteki bu tartışmalardan ziyade sözleşmenin genel niteliklerine odaklandıktan sonra Türkiye’dekine benzer tartışmaların yaşandığı bir başka ülke olan Polonya örneğini inceleyip muhafazakar hükümetlerin bu sözleşmeye verdiği tepkilerin bir diğerini görmüş olacağız.

İstanbul Sözleşmesi uluslararası anlamda kadına yönelik şiddetin önlenmesi konusunda bağlayıcılığı olan ilk sözleşme olması sebebiyle önemli bir yere sahip. 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul'da imzaya açıldığı için sözleşmenin ismi İstanbul Sözleşmesi olarak geçiyor. Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu bu sözleşmenin tam adı "Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev içi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi". Sözleşmenin müzakere aşamasında birçok ülke içerikte kullanılan dilin yumuşatılmasıyla ilgili çekincelerini ilettiler ve bugüne kadar Macaristan, Bulgaristan, Birleşik Krallık ve Çek Cumhuriyeti dahil olmak üzere çeşitli ülkeler de sözleşmeyi imzalamalarına rağmen onaylama sürecini ilerletmediler ki bu da sözleşme hükümlerinin hiç birisinin hayata geçmemesi anlamına geliyor. Sözleşmeyi muhafazakar toplumlar için tartışmalı hale getiren en önemli maddeler ise toplumsal cinsiyet tanımı ve taraf ülkelerin eğitim sistemlerinde ayrımcı bir bakış açısından uzak bir cinsiyet tanımı ile ilgili bilinç oluşturmaya yönelik bir tutum takınma yükümlülükleri. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi raporuna göre sözleşmeye taraf ülkelerde farkındalığın arttırılmasına ve ulusal yasalarda şiddeti önleyici maddelerin etkinliğinin artmasına rağmen kendini muhafazakar olarak tanımlayan iktidarlar sözleşmenin aile yapısına bir tehdit oluşturduğunu ve Batılı yaşam tarzının bir dayatması olduğunu iddia etmekteler. Türkiye’deki iç politika tartışmalarına
girmeden bu yazımızın kalan kısmında Polonya’daki muhafazakar iktidar partisi Hukuk ve Adalet yani kısa adıyla PİS hükümetinin de sözleşmeden çekilme isteğini ve bu doğrultuda kullandığı söyleme bakalım. Avrupa Birliği içerisinde son yıllarda PİS yönetimindeki Polonya'ya ve Viktor Orban yönetimindeki Macaristan'a karşı hukukun üstünlüğü ve demokratik kurumların işleyişi gibi konularda eleştiriler yükseliyor ve hatta zaman zaman yaptırım tehditleri bile dillendiriliyor. Polonya hükümetinin Avrupa Birliği ve ülkedeki muhalefetle son zamanlarda karşı karşıya geldiği bir başka konu da İstanbul Sözleşmesi oldu. Geçtiğimiz günlerde yeniden seçilen Cumhurbaşkanı Andrzej Duda’nın bu sözleşmeden çekilme isteğini belirterek bu sözleşmeyi LGBT haklarını teşvik eden bir belge olarak tanımladı ve Adalet
Bakanı Zbigniew Ziobro da sözleşmeyi cinsiyet tanımı konusunda eğitimi öngören “zararlı” bir zihniyet olarak lanse etti. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi Polonya’daki iktidar partisi ve destekçisi olan belirli muhafazakar çevreler bu sözleşmenin dini değerlere saygı duymadığını ve toplumsal cinsiyet rollerinin tanımı açısından tartışmalı alanlara kapı araladığını iddia ediyor. Bu tutuma karşılık olarak da ülkedeki muhalefet, insan hakları ve kadın hakları savunucuları da Avrupa Konseyi’nin de paylaştığı görüşler çerçevesinde bu sözleşmeden çekilmenin kadın haklarına yönelik ciddi bir darbe olacağını ve hükümetin bu adımın alarm verici olduğunu belirtiyorlar. Bu sözleşme Polonya’nın PİS’den bir önceki hükümeti tarafından 2015 yılında yürürlüğe kondu. Ancak mevcut hükümet tarafından AB liderlerinin dört günlük yoğun müzakereleri sonucu anlaştıkları 1.8 trilyon Euro tutarındaki paketin kabulü ardından bu sözleşmeden çıkma isteğinin ortaya konması zamanlaması açısından manidar gözüküyor. Yukarıda da belirttiğimiz gibi son yıllarda Brüksel ile gerilimler yaşayan Varşova hükümeti son kurtarma paketinden kendine düşen payı ancak hukukun üstünlüğü ve demokratik ilkelere bağlılık şartına uyum sağladığı takdirde sorunsuz bir şekilde alabilecek. Her ne kadar bu tanımın altı somut maddeler ve yaptırımlarla doldurulmuş değilse de İstanbul Sözleşmesi veya insan hakları ile ilgili Brüksel nezdinde kaygı yaratan bir başka mevzu Polonya’nın Covid-19 sonrası acil ihtiyaç duyduğu ekonomik yardımın gecikmesine veya tamamen durmasına neden olabilir. Zira hem Brüksel demokratik ilkeler ve hukukun üstünlüğü konusunda kaygı yaratan, başta Polonya ve Macaristan olmak üzere, ülkelere karşı kurtarma paketinden ayrılan payın ancak bu alanlarda ilerleme sağlanmasına bağlı olduğunu ilan etti. Nitekim somut bir tanım ve yaptırımlar ortaya koymaması bunların boş bir tehdit olarak gözükmesine sebep oldu. İşte tam da bu muğlaklık yüzünden Varşova ve Budapeşte hükümetleri kurtarma paketi yardımının hiçbir şekilde Brüksel tarafından kendilerine yönelik bir baskı aracı olarak kullanılamayacağını çünkü bunun varılan anlaşmada kesin adımlar şeklinde ortaya konmadığını belirterek adeta bir zafer ilan ettiler. AB kurumlarından bu konuya dair henüz resmi bir açıklama yapılmasa da Avrupa Parlamentosu’ndan bazı vekiller bu hareketin “bir skandal olduğunu, şiddetin bir değer olamayacağını” belirten açıklamalar yaptılar. Tek kurumsal tepki ise sözleşmenin taşıyıcısı olan kurum Avrupa Konseyi’nden geldi, genel sekreter Marija Buric böyle bir ihtimali alarm verici olarak niteledi. Bu yazımızda Türkiye dışındaki bir örnekten yola çıkarak incelediğimiz üzere İstanbul Sözleşmesi muhafazakar iktidarlar ve onları destekleyen kesimlerle, kadın ve insan hakları savunucuları ve demokratik muhalefet arasında ciddi tartışmalara ve bölünmelere yol açıyor. Bu tartışmaların daha çok son yıllarda siyaseten kutuplaşmış ve otoriterliğe yöneldiği
eleştirileri alan ülkelerde ortaya çıkıyor olması da dikkat edilmesi gereken başka bir olgu.